Anayasa Mahkemesi, Devletin biçimini ve niteliklerini değiştirme sonucunu veren yasama faaliyetlerinin Anayasa Mahkemesi denetimi dışında tutulamayacağını ortaya koyarak, bir yandan acı sonuçları dikkate alınmaksızın bu gün de sürdürülen “Meclis isterse hilafeti bile getirir” zihniyetinin, dolayısıyla hukuk sınırları içinde demokrasi olanakları ile yapılacak karşı devrimin önünü hukukla keserken, diğer yandan rejimi koruma adı altında hak ve hürriyetlerin rafa kaldırılması sonucunu verecek hukuk dışı olası müdahalelerin de önünü kesmiş olmaktadır. Av. Murat Fehmi PINAR
Yasama organının işlemlerinin bağımsız bir yargı organı tarafından denetlenmesinin sağlanması hukuk devleti ilkesinin asli unsurları arasında yer alır. Bu bağlamda yasama organının milli iradeyi temsil ettiği, yasama organı üzerinde halkoyu dışında denetim kurulamayacağı tarzındaki iddiaların hukuksal dayanağı yoktur.
Milli irade konusunda kafa karışıklığı yaşayan ve Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere tüm yargı erkini, yasamanın emir eri olarak gören zihniyetin ortaya koyduğu cahillik, ancak tahsil ile elde edilebilecek cinstendir.
Kayıtsız şartsız ulusa ait olan; yasama, yürütme ve yargı gibi üç erkten oluşan egemenlik, TBMM’nin tekelinde değildir. Anayasa’nın 6. maddesinin 2. fıkrasında açıkça ortaya konulduğu üzere; “Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.” Aynı maddede hiçbir kimse veya organın kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı da hükme bağlanmıştır.
“Millet iradesi” kavramı Anayasa’da sadece Başlangıç Bölümünün 3. paragrafında kullanılmıştır. Buradaki kullanımı da milli iradeyi halk oyu ile seçilen TBMM’ye ait sananlara cevap niteliğini taşımaktadır : “ Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı…”
Yasama organı ve Anayasa Mahkemesi de dahil olmak üzere hiçbir kişi ya da kuruluş kendisine Anayasa ile çizilmiş sınırın dışında varlık gösteremez. Kendisine hukukça çizilen sınırı aşan her kişi ya da kurum artık meşruiyetini yitirmiştir ve meşruiyetini yitirmiş bir kişi ya da kurum kendisine hukuk düzeni tarafından verilen yetki ve korunmadan faydalanamaz.
Yasama organının Anayasa değişikliği yapabilme yetkisi ve Anayasa Mahkemesinin bu değişiklikleri denetleme yetkisi de bu bağlamda ele alınmalıdır.
Anayasa’mız mutlak sert bir anayasa değildir; 175. maddesinde hükümlerinin değiştirilmesi usulünü göstermiştir. Anayasa’nın 4. maddesiyle birlikte ele alındığında yasama organının tali kurucu iktidar vasfıyla Anayasa’da değişiklik yapabilme yetkisinin bulunduğu, fakat bu yetkinin sınırsız olmadığı, gerek yetki gerekse düzenleme alanı bakımından sınırlı bir yetki olduğu anlaşılmaktadır. Öncelikle Anayasa’da değişiklik yapma konusunda yasama organı tek söz hakkı sahibi değildir. Cumhurbaşkanı ve duruma göre halkoyu da anayasa değişikliği sürecinde rol alır. İkinci olarak yasama organının düzenleme alanı da sınırlıdır; yeni bir anayasa yapma yetkisi olmadığı gibi Anayasa’nın ilk üç maddesinde doğrudan veyahut dolaylı değişiklik yapma yetkisi de yoktur.
Bu noktada konuyu yasama organının, Anayasa değişikliği yetkisini düzenleme alanı açısında biraz daha açarsak;
Anayasa’nın 4. maddesi uyarınca; Türkiye Devleti’nin şeklinin Cumhuriyet olduğu, Devletin insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olarak, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu, dilinin Türkçe, bayrağının, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayrak, milli marşının "İstiklal Marşı" ve başkentinin de Ankara olduğuna ilişkin 1.,2. ve 3. madde hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.
Bu itibarla Anayasa’nın 1.,2.,3. maddelerinde değişiklik yapmak ile bu üç maddeye dokunmaksızın anayasanın diğer maddelerinde, ilk üç maddeye açıkça aykırı değişiklik yapmak yasama organının yetkisi içinde değildir. Bu durumda Anayasa ile kendisine verilmiş yetkiyi aşarak, anayasadan kaynaklanmayan bir yetkiyi kullanan yasama organının işlemi “yetki gasbı” nedeniyle yoklukla sakatlanmış olacaktır.
Anayasa’nın ilk üç maddesinde yapılacak bir değişiklik durumunda “yetki gasbı” açık olduğundan tartışma yapılması söz konusu olmayacaktır. Buna karşın ilk üç madde dışında yapılan ve açıkça ilk üç maddeye aykırılık taşımayan bir anayasa değişikliğinin tartışmaları beraberinde getirmesi kaçınılmazdır.
Bu noktada Anayasa’nın 11. ve 153/6. maddelerinin birlikte okunması uygun olacaktır. Anayasa’nın 11. maddesi gereğince, Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz. Anayasa Mahkemesi kararlarının niteliği, Anayasa’mızın 153. maddesinin son fıkrasında, Anayasanın 11. maddesine paralel biçimde düzenlenmiştir. Buna göre Anayasa Mahkemesi kararları, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar. Bağlantılı olarak Anayasa’nın 138/4. maddesi uyarınca; “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”
Mahkeme kararlarının uygulanmaması, duruma göre Türk Ceza Yasası’nın 257. maddesinde yazılı görevi ihmal veya görevi kötüye kullanma suçunu oluşturur.
Kural olarak yargı kararları, ilgili oldukları davaya konu uyuşmazlık bakımından geçerlidir. Bununla birlikte yargı kararlarının gerekçelerinin dikkatle incelenmesi ve her türlü yasama/yürütme/yargı tasarrufunda ve mevzuatın yorumunda dikkate alınması Anayasamızda yer alan Hukuk Devleti ilkesinin, hukuka bağlılığın ve hukuka saygının kaçınılmaz bir gereğidir. Bu bağlamda, Anayasa’nın bir maddesi yorumlanırken, o maddeyle ilgili olarak verilmiş Anayasa Mahkemesi kararları varsa, bu kararlar gerekçeleriyle birlikte irdelenmeli ve yüksek mahkemenin gerekçelerini hiçe sayan veyahut açıkça aykırı yasama/yürütme/yargı işlemi tesis edilmemelidir.
Anayasa Mahkemesi dahi aşağıda zikredilecek 09.04.1991 tarihli ve E:1990/36, K:1991/8 sayılı kararında;
“Anayasa Mahkemesince iptal edilerek Anayasa’ya aykırılığı belirlenen bir hükümle aynı ya da özdeş nitelikte olan bir başka kuralın yasalaştırılarak Anayasa Mahkemesi kararının etkisiz duruma düşürülmesi, Anayasa’nın 153. maddesinin ağır ihlâli anlamına gelir.” sonucuna ulaşmıştır.
Anayasa Mahkemesinin Anayasa değişikliklerini inceleme ve denetleme yetkisine gelince;
1961 Anayasası’nın ilk halinden farklı olarak, Anayasa Mahkemesinin Anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden denetleyebileceği ve şekil yönünden yapılacak denetimin, teklif ve oylama çoğunluğuna, ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlı olduğu 1982 Anayasası’nın 148. maddesinin açık hükmüdür. Fakat bu hükme dayanılarak, Anayasa Mahkemesi’nin, her durumda yasama organının usulü dairesinde çıkardığı Anayasa değişikliğine ilişkin kanunların esasına bakamayacağı sonucuna ulaşılmaz.
Anayasa Mahkemesinin, yetki gasbı nedeniyle yoklukla sakatlanmış bir yasama işlemi karşısında salt şekil denetimi ile sınırlı bir alana hapsedilmesi düşünülemez. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi önüne gelen yasama işleminin denetiminde, işlemin hukuksal nitelemesini yaparken, yasama organının nitelemesi ile bağlı da değildir. ([1])
Aksini kabul, Anayasa’nın 7. maddesindeki; “Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.” hükmünün “Yasama yetkisi Türk Milleti adına Osmanlı Hanedanından gelen en yaşlı erkeğindir. Bu yetki devredilemez.” şeklinde değiştirilmesine ilişkin Anayasa değişikliğine de Anayasa’nın 138. maddesindeki; “ Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm verirler.” hükmünün “ Hakimler, görevlerinde Bakanlar Kuruluna bağımlıdırlar. Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak, Bakanlar Kurulunun talimatlarına göre, hüküm verirler.” şeklinde değiştirilmesine de Anayasa Mahkemesi’nin bigâne kalmasını gerektirir ki bu yaklaşım sadece hukuka değil akla da aykırıdır.
Anayasa Mahkemesinin 09.02.2008 tarihli, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair 5735 sayılı Kanun’un iptali ve yürütmesinin durdurulmasına ilişkin kararının da bu bağlamda verdiği düşünülmektedir.
Bilindiği üzere 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10’uncu ve 42’nci maddelerinde değişiklik yapılmasına ilişkin 5735 sayılı Kanun 09.02.2008 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiş, 23.02.2008 tarihinde de Resmi Gazete’de yayımlanmıştı. 5735 sayılı Kanun ile 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10 uncu maddesinin dördüncü fıkrasına “bütün işlemlerinde” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında” ibaresi eklenmiş, ayrıca Anayasanın 42 nci maddesine altıncı fıkradan sonra gelmek üzere; “Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir.” şeklinde bir fıkra eklenmişti.
Gerek Anayasa değişikliğinin gerekçe metni ve Meclis görüşmelerinden, gerekse kamuoyuna yansıyan açıklamalardan, zikredilen Anayasa değişikliğinin yükseköğretim kurumlarında, dinsel nedenle başörtüsü ve türbanla boyun ve saçların örtülmesine serbestlik tanınmasını amaçladığı anlaşılmakla birlikte, Anayasa’da yapılan söz konusu değişikliğin bu türlü bir netice doğurmasının mümkün olmadığı ilk andan itibaren görülmekteydi.
10. maddede yapılan değişiklik eşitlik ilkesine yenilik getirmediği gibi 42. maddeye eklenen fıkra da aynı maddenin birinci ve ikinci fıkrasının ([2]) daha dar bir tekrarından ibaretti. Buna karşın siyasal iktidarın açık tavrı, Yükseköğretim Kurulu Başkanının mahkeme kararlarının mahkemeleri bağlayacağı yolundaki söylemi([3]), sonrasındaki yetkisiz yazılı emri ve basın yayın organlarının konuya yaklaşımıyla biçimlenen yoğun bir siyasal, sosyal ve bürokratik baskı altında, Anayasa değişikliği ile dinsel gerekçeli kılık kıyafete yükseköğretim kurumlarında serbestlik tanındığı yorumu topluma ve Üniversitelere dayatıldı.
Oysa Anayasa Mahkemesi, 07.03.1989 tarihli ve E:1989/1, K:1989/12 sayılı kararı([4]) ile 09.04.1991 tarihli ve E:1990/36, K:1991/8 sayılı kararında([5]) yükseköğretim kurumlarında dinsel nedenle başörtüsü ve türbanla boyun ve saçların örtülmesi ve sair dinsel gerekçeli giyimin serbest bırakılmasını, Anayasa’nın Başlangıç Bölümüne, 2., 10., 24., 174. maddelerine aykırı bulmuştu. Sonrasında gerek Danıştay kararları gerekse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da aynı yönde verilmiş ve bu konuda içtihat yerleşmişti. Bu itibarla yasama organının yargı kararlarını yok kabul ederek tasarrufta bulunmakla kendi meşruiyetini ortadan kaldırdığı tartışılmaya başlandı. Nihayetinde Anayasa Mahkemesi 05.06.2008 günlü, E.2008/16, K.2008/116 sayılı kararıyla 5735 sayılı Kanun’un iptaline ve yürütmesinin durdurulmasına karar verdi.
Bu yazı kaleme alınırken iptal kararının gerekçesi yayımlanmamış olmakla birlikte esasen Anayasa Mahkemesi söz konusu tarihi kararından önce benzer nitelikteki bir müracaatı reddederken gerekçesinde bu günkü kararının sinyalini vermişti:
“Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerini belirleyen Anayasanın 148. maddesinde, Anayasa değişikliklerine ilişkin yasaların esas yönünden denetimine yer verilmediği gibi, bunların biçim yönünden denetimleri de, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlı tutulmuştur. Yaptırımı iptal olarak belirlenmiş bu hususlar dışında denetim olanağı bulunmayan tali kurucu iktidar iradesinin hukuksal geçerliliği üzerinde daha ileri bir tartışma yapmak için iptal nedenlerinden daha ağır bir hukuka aykırılığın varlığı zorunludur.” (Anayasa Mahkemesinin 27.11.2007 tarihli ve E: 2007/99, K: 2007/86 sayılı kararı) ([6])
Anlaşılmaktadır ki Anayasa Mahkemesi, 5735 sayılı Kanun ile yapılan Anayasa değişikliğinin taşıdığı “ağır hukuka aykırılığın”, tali kurucu iktidarın iradesinin hukuksal geçerliliğini ortadan kaldırdığı sonucuna ulaşmıştır. Bu ağır hukuka aykırılığın, yukarıda izah edildiği üzere, Anayasa’nın 153/6. maddesi bağlamında bağlayıcı Anayasa Mahkemesi kararlarını etkisiz duruma düşürme tarzında tezahür eden “maksat” unsurundaki sakatlıkla ilgili olması kuvvetli olasılıktır.
Sonuç olarak; Anayasa Mahkemesinin, Anayasa değişikliğine ilişkin 5735 sayılı Kanun’un iptaline yönelik kararı, son derece önemli ve tarihi niteliktedir. Anayasa Mahkemesi, Devletin biçimini ve niteliklerini değiştirme sonucunu veren yasama faaliyetlerinin Anayasa Mahkemesi denetimi dışında tutulamayacağını ortaya koyarak, bir yandan acı sonuçları dikkate alınmaksızın bu gün de sürdürülen “Meclis isterse hilafeti bile getirir” zihniyetinin, dolayısıyla hukuk sınırları içinde demokrasi olanakları ile yapılacak karşı devrimin önünü hukukla keserken, diğer yandan rejimi koruma adı altında hak ve hürriyetlerin rafa kaldırılması sonucunu verecek hukuk dışı olası müdahalelerin de önünü kesmiş olmaktadır.
DİPNOTLAR :
[1] “Anayasa Mahkemesi Anayasa’ya uygunluk denetimi için önüne getirilen ve yasama veya yürütme organı tarafından yürürlüğe konulan düzenleyici işlemin hukuksal nitelemesini yapmak zorundadır. Çünkü,. Anayasa Mahkemesi, denetlenmesi istenilen metine verilen adla kendisini bağlı sayamaz.” (Anayasa Mahkemesinin 03.07.1991 tarihli ve E:1991/16,K:1991/20 sayılı kararı)
http://www.anayasa.gov.tr/eskisite/KARARLAR/IPTALITIRAZ/K1991/K1991-20.htm
[2] Anayasa 42/1,2: “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tesbit edilir ve düzenlenir.”
[3] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/7870056.asp?m=1
[4] http://www.anayasa.gov.tr/eskisite/kararlar/IPTALITIRAZ/K1989/K1989-12.htm
[5] http://www.anayasa.gov.tr/eskisite/kararlar/IPTALITIRAZ/K1991/K1991-08.htm
[6] http://www.anayasa.gov.tr/eskisite/KARARLAR/IPTALITIRAZ%5CK2008%5C/K.2007-86.htm
*Bolu Barosu Dergisinin 2008/2 no'lu sayısında yayınlanmıştır.
